Bu yazıda karşınızda 38 yaşında, kıdemli yazılım uzmanı olarak çalışan bir bilgisayar mühendisi var. Meslek hayatı aktif olarak devam ederken amatör olarak arada bir şeyler yazmaya çalışan bu arkadaşınız, aylar süren sessizliğini bilişim emekçisinin, yazılımcının, mühendisin ve tasarımcının örgütsüzlüğünün bedelini bir nebze olsun gözler önüne sermeye çalışarak bozuyor.
Dijital ürünlerin üretiminde yer alan her emekçi, tuzu kuru bir kesimin “Daha uzun saatler çalışın” tavsiyelerine canlı etkinliklerde ya da videolarda illaki rastlamıştır. Patronların ve sermayenin yıllara yayılan örgütlü gücü, yazılımcıyı, mühendisi “kendi işinin patronu” masalıyla yalnızlaştırdı. Fakat yaşadığımız sert işçilik koşulları ile bize yutturulmaya çalışılan bu imaj arasındaki çelişki, özellikle son dönemde artık saklanamaz hale geldi. Düşük ya da olmayan maaş zamları, mobbing, güvencesizlik gibi sorunlar hep bireysel yetersizlik gibi çıkartıldı karşımıza oysa ki sorun sistemde ve örgütsüzlüğümüz nedeniyle şu an üstesinden gelinemez bir durumda.
Şirketlerin ölçeği ne olursa olsun patronlar ve sermaye, kendi çıkarları etrafında öyle kenetlenmiş durumda ki her defasında parlak kılıflarla emekçinin hakkını gasp etmeyi başarıyorlar. Mesela “gizlilik” ambalajı arkasına saklanarak şeffaflığı yok ediyor, “eşit işe eşit ücret” ilkesini çiğniyorlar. Kendi uydurdukları kriterleri birer cetvel gibi kullanarak insanları çaresizlikleri oranında düşük ücretlere mahkûm ediyorlar. Kıdem atlama, maaş artışı veya sektördeki teknolojik tıkanıklıklar nedeniyle ortalama 18-30 ayda bir iş değiştirilen bilişim alanında, her yeni başlangıçta izin haklarının sıfırlanması ise çalışanı yıpratan, yalnızca patronun işine yarayan bir düzene dönüşüyor.
Bilişim emekçilerinin ürettiği bir kod ya da mimari, fiziksel üretimin aksine yıpranmaz. Şirket tarafından neredeyse sıfır marjinal maliyetle yıllarca yeniden satılabilir. Bu durum, tek bir saatlik çalışmayla yaratılan artı değerin ve dolayısıyla sömürünün de zaman sınırı olmaksızın katlanarak sürmesi demektir. Ancak çalışanlar, ürettikleri bu devasa katma değerin karşılığını maaş bordrolarında asla göremez. Aksine, özellikle yurt dışına iş yapıp gelirini dövizle toplayan yerli girişimlerde, Türkiye’deki yazılımcıya komik TL maaşları kabul ettirmek için “stock option” (hisse opsiyonu) gibi parlak illüzyonlar öne sürülür. ‘Opsiyon’ kelimesi süslense de özünde size bir hediye değil, ileride kendi paranızla hisse satın alma hakkı sunulur.
Üstelik bu vaat, 3-4 yıla yayılan “vesting” (hakediş) süreleriyle bir prangaya dönüştürülür. Emekçi, kâğıt üstündeki o sözde payı hak edebilmek uğruna yıllarca düşük ücrete razı edilir, istifa edemez ve şirkete bağımlı hale getirilir. Günün sonunda ne mi olur? Hem tırnaklarınızla büyüttüğünüz değerin hissesini kendi cebinizden satın almaya zorlanırsınız hem de tüm riski şirket adına üstlenmiş olursunuz. O opsiyonu satın almadığınızda ya da vaatler gerçekleşmediğinde ise geriye sadece yıllarca hakkınızdan çok daha düşük bir maaşla çalıştırılmış olmanın yıpranmışlığı kalır.
Son birkaç yılda türeyen bir diğer patron ve “patrondan çok patroncu” söylemi ise “Yazılımcılık bitti!” kışkırtmasıdır. Yapay zekadaki hızlı gelişim, sektörü gerçekten de tahminlerin ötesinde bir dönüşüme uğrattı. Dokümantasyon taramak, uzun kod bloklarını satır satır denetlemek ya da rutin işleri çözmek artık çok daha hızlı. Oysa müşteri ihtiyacını doğru kavramak, sistem mimarisi kurmak, ekip içi iletişimi yürütmek ve tecrübeyi sahaya yansıtmak hâlâ insanın bilgi ve yeteneğine muhtaç. Yapay zeka özünde iş kalitesini artıran ve karmaşıklığı azaltan bir araçken, özellikle startup ve scale-up ölçeğindeki patronlar tarafından emeği değersizleştirmenin ve çalışanı sindirmenin bir silahı olarak kullanılıyor. Yatırımlarını bu araçlara gözü kapalı yapmalarının sebebi de teknolojinin kendisine duydukları hayranlık değil, çalışan sayısını azaltma ve kişi başına düşen ücretleri geriletme hırslarıdır.
Trajikomik olan ise şudur: Kontrol edilemeyen yapay zeka çıktısı ürünler piyasada çöp haline geldiğinde veya yapılan kontrolsüz harcamalar boşa çıktığında, patronlar bu başarısızlığın faturasını yine emekçiye keser. Kendi öngörüsüzlüklerinin bedelini, yazılımcının maaşını düşük tutarak ödetmeye çalışırlar. İşte bu yüzden, yapay zekayı emeğin üzerindeki bir tehdit veya korku unsuru olarak değil, niteliği artıran bir araç olarak gören, korku tellallığı yerine emek eksenli dayanışmayı örgütleyen yayınlara ve organizasyonlara her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var.
Özellikle pandemi süreciyle birlikte hayatımıza iyiden iyiye giren uzaktan veya “hibrit” çalışma modelleri, pek çok meslektaşımız için yeni zorlukları beraberinde getirdi. Esneklik gibi sunulan bu uygulamalar, ne yazık ki patronlar için emekçinin sırtından ekstra kâr sağlama aracına dönüştü. Sadece resmi prosedürleri yürütmek adına göstermelik, küçücük bir adres-ofis tutan şirketler, kira masrafından tasarruf ederken internet, elektrik, su, hatta çay-kahve gibi en temel giderleri tamamen çalışanın omzuna yüklüyor. Patronlar ofis maliyetlerini ceplerinde tutarak kârlarına kâr katarken, evini bir çalışma alanına dönüştürmek zorunda kalan emekçi, şirketin operasyonel masraflarını kendi cebinden karşılıyor.
Oysa uzaktan çalışma modelinde bu giderler patronun keyfine veya insafına bırakılamaz. Elektrikten internete, ekipman yıpranmasından temel ihtiyaçlara kadar evde gerçekleşen tüm bu masraflar firmalar tarafından hesaplanarak maaşa ek, standart bir ödenek olarak verilmelidir. Bu talep sadece bilişim sektörünün değil, uzaktan çalışma modelinin uygulandığı tüm iş kollarının en temel, ertelenemez bir hakkı olarak savunulmalıdır.
Dijitalleşme artık hayatımızın her alanını kuşatmış durumda. Nitekim az önce değindiğimiz uzaktan çalışma pratikleri fiziksel toplantılardan kara tahta kullanımına, tasarımlardan çizimlere kadar her süreci dijital ortama taşıdı. Kamu hizmetleri de bu hıza ayak uydurarak kabuk değiştiriyor. Eskiden kamu emekçilerinin bizzat dairelerde yürüttüğü işlemler, artık web servisleri üzerinden her an erişilebilir hale geldi. Peki, toplumun her kesimi bu dijital olanaklara gerçekten eşit biçimde ulaşabiliyor mu? Türkiye’nin her köşesindeki vatandaşın kamusal dijital hizmetlere eşit seviyede erişebilmesi bunun için de mahalle ve ilçe ölçeğinde kurulacak “Kamusal Bilişim Ofisleri” vasıtasıyla doğrudan destek alabilmesi gerekir.
Bu yaklaşım, 7’den 70’e herkes için teknolojiye erişimde somut bir fırsat eşitliği yaratırken aynı zamanda yetişmiş genç bilişimciler için yaygın bir istihdam alanı açacaktır. Tıpkı okullarda bir öğün ücretsiz ve sağlıklı yemek talebi gibi, “kamusal bilişim desteği” de temel bir sosyal politika haline getirilmelidir. Böylece devlet, dijitalleşen dünyada vatandaşını yalnız bırakmazken her yıl üniversitelerden mezun edilip güvencesizliğe ve işsizliğe terk edilen yüzlerce bilişim, yazılım ve tasarım mezununa da toplum yararına çalışabilecekleri insanca bir nefes alanı sunmuş olur.
Türkiye’de çok küçük bir azınlık hariç herkesin ortak derdi geçim. Yalnızca karın doyurmak veya hayatta kalmak değil insan onuruna yakışır bir yaşam sürmek her yurttaşın en temel hakkıdır. Tek bir insan dahi barınma, eğitim veya çocuklarının geleceği konusunda çaresizliğe itilmemeli. Tüm bunlar vatandaşı olduğumuz devletin kamusal güvencesi altında olmalıdır. Bilişim sektöründeki her branştan emekçi için de yaşam şartları her geçen gün daha da ağırlaşıyor. Mevcut sistemin bize dayattığı yalnızlaşma ve örgütsüzlük yüzünden sadece bireysel mücadeleler verebiliyoruz fakat bu bireysel çabalar hak kayıplarımızı engellemeye yetmiyor.
Bir süredir parçalı ama kararlı bir şekilde haklarını arayan madencilerin mücadelesi hepimize ışık tutmalı. Devlet garantisine rağmen holding patronlarına hakları ödetilmek istenmezken, emekçiler söke söke haklarını alıyor. Bu lütuf değil, kanunlarda zaten yazan öz haklarımızdır. İşte bu yüzden, kendi meslek örgütlerimizi patron güdümünden çıkararak Bilişim-Sen gibi mücadeleci, sarı olmayan sendikalar çatısı altında kenetlenmeliyiz. Ancak bu şekilde bizden çok daha örgütlü olan irili ufaklı patronlara geri adım artırabiliriz. Unutmayalım: Bir emekçi, hakkı ve ücreti için patronun karşısına tek başına çıktığında kırılgandır. Yalnız değiliz, yalnız kalmayalım, sadece henüz yeterince örgütlü değiliz!
















