Yapay zekâ hakkında konuşurken tuhaf bir rahatlık hakim. Sanki ortada kendi kendine gelişen, kendi mantığı olan bir teknoloji varmış gibi bulutlardan bir takım “şeyler” gelmiş, akıllı akıllı çalışıyor. Oysa şu basit soruyu sormuyoruz: Bu makineler neden, hangi ihtiyaç için ve kim adına bu kadar hızlı “akıllanıyor”?
Sorunun yanıtı teknik değil, fazlasıyla politik.
“Yapay zekâ” diye pazarlanan şey, gökten zembille inmiş bir ilerleme değil; son derece maddi, son derece ağır bir sanayi faaliyeti. Veri merkezleri, sunucular, soğutma sistemleri… Yani elektrik enerjisi. Yani su. Yani doğrudan doğruya kaynak tüketimi.
Ama anlatı hâlâ “bulut”. Ne hoş kelime: hafif, zararsız, uçucu. Oysa o “bulut”, gece gündüz elektrik yakan, su içen ve büyüdükçe daha fazlasını isteyen bir makinedir.
Dünya enerji için boğuşurken, bu kadar enerji aç bir teknolojinin neden bu kadar teşvik edildiğini sorabiliriz. Sorabiliriz ama yanıtı hoşumuza gitmeyebilir. Ortada bir çelişki yok. Ortada tercih var.
Sermaye, enerji krizini çözmek zorunda değildir. Sermaye, kâr etmek zorundadır. Yapay zekâ ise tam bu işe yarar: emeği ucuzlatır, denetimi artırır, üretimi hızlandırır. Enerji ise maliyettir. Üstelik kamusal müdahale gerektirir. Dolayısıyla tercih açıktır: sorunlar çözülmez, yönetilir. Hatta gerekiyorsa büyütülür.
Burada asıl yanılsama şu: Bu düzenin (kapitalizm) “akılsız” olduğu. Örneğin Trump’ın tesadüfen başa gelmiş bir meczup olduğu söyleniyor değil mi?
Oysa tam tersine, son derece akıllıdır.
Eğer dünyada yüz zengin varsa, bunu yüz bir yapmamayı başarabilen bir akıldan söz ediyoruz. Bir avuç insanın refahı pahasına eşitsizliği derinleştiren, milyarlarca insanın yoksulluğunu sistemin olağan hali olarak kabul ettiren bir akıl.
Bu akıl, savaşları “felaket” olarak değil, fırsat olarak görmektedir. Krizleri çözülmesi gereken sorunlar olarak değil, kârlı alanlar olarak değerlendirir. Barıştan değil, çatışmadan savaştan beslenir.
Dolayısıyla yapay zekânın enerji krizini büyütmesi bir “yan etki” değildir. Bu sistem, yan etkilerle birlikte çalışır.
—
Enerji ihtiyacı büyüdükçe, çözüm diye sunulanlara bakalım: Nükleer enerji yeniden sahnede. “Temiz”, “kaçınılmaz”, “zorunlu”…
Bu kelimeleri daha önce de duymuştuk.
“Nükleer enerji” kavramı aslında yakıt olarak nükleeri kullanan bir sistem. Ne yapıyor? Nükleer santrallerde uranyum(çoğunlukla) yakıt çubuklarıyla gerçekleştirilen kontrollü fisyon (bölünme) tepkimeleri sonucu açığa çıkan ısı, suyu buhara çevirerek türbinleri döndürüyor ve bu yolla elektrik enerjisi üretiliyor. Üretilen bu elektrik, iletim ve dağıtım şebekeleri aracılığıyla sanayide, ticari alanlarda ve hanelerde kullanılıyor. Hani şu evlerde kullandığımız bildiğimiz elektrik…
“Temiz”lik iddiası ise dar bir yerden kuruluyor. Sadece karbon salımı üzerinden. Oysa mesele bundan ibaret değil. Tonlarca soğutma suyu, radyoaktif atıklar, binlerce yıl saklanması gereken koruma giysilerinden en küçük tornavidasına kadar_materyaller… “Bulut” canım “bulut”… Bu yazının konusu olmadığı için detayına girmiyorum ama nükleer sanraller hiç temiz değil, hiç zorunlu değil, hiç ucuz değil, hiç kaçınılmaz değil. Risk toplumsallaştırılırken, maliyet kamusallaştırılırken, kârın özel mülkiyette kalması değişmiyor.
Dolayısıyla “temiz”, “ucuz”, “kaçınılmaz” gibi sıfatlar teknik değil, ideolojik tercihlerdir.
Yapay zekâya enerji yetiştirmek için daha fazla nükleer santral önermek, yangını söndürmek için benzin dökmeye benzer. Ama mesele yangını söndürmek değilse, bu öneri gayet mantıklıdır.
—
Bir de bu işin görünmeyen emeği var. Yapay zekâ kendi kendine öğrenmiyor. Arkasında veri temizleyenler, içerik ayıklayanlar, etiketleme yapanlar var. Düşük ücretli, güvencesiz, çoğu zaman görünmez.
Bu alana dair sınırlı ama çarpıcı veriler, özellikle veri etiketleme ve içerik moderasyonu gibi işlerde küresel ölçekte kadın emeğinin yoğun olduğunu gösteriyor. Hindistan, Filipinler ve Doğu Afrika gibi bölgelerde yürütülen saha araştırmaları, bu işlerin çoğu zaman “evden yapılabilen”, esnek ama güvencesiz işler olarak kadınlara yönlendirildiğini ortaya koyuyor. Platform ekonomisinin genelinde de benzer bir eğilim var: görünmeyen, parçalı ve düşük ücretli işlerde kadın emeği daha fazla yoğunlaşıyor. Platform ekonomisi, ekonomik faaliyetlerin dijital platformlar üzerinden yürütüldüğü ve bu platformların kullanıcılar arasında etkileşim ve işlem sağladığı bir yapı malum ve son yılların ürünü.
Yani “akıllı” sistemlerin arkasında, aslında oldukça tanıdık bir emek rejimi duruyor, yeni bir şey değil, bir türev. Kapitalizm, görünmeyen emek alanları yaratma konusunda oldukça yaratıcıdır. Ev içi emekle başladı, şimdi dijital arka planla, platform ekonomisiyle devam ediyor. “Akıllı” sistemler, değersizleştirilmiş emeğin üzerine kuruluyor.
—
Bütün bunların üzerine bir de ideolojik cilayı ekleyelim: “kaçınılmazlık”.
Yapay zekâ sanki doğa yasasıymış gibi anlatılıyor. Olacak, gelişecek, yayılacak… Başka yolu yok.
Var.
Ama o yol, üretim araçlarının özel mülkiyeti ilişkilerine dokunmayı gerektiriyor. Enerjiyi, teknolojiyi ve üretimi toplumsal ihtiyaçlara göre planlamayı gerektiriyor. Yani tam da bu sistemin kaçındığı şeyi.
Dolayısıyla mesele “yapay zekâ olsun mu, olmasın mı” sorusu değil.
Mesele, bu teknolojinin hangi toplumsal ilişkiler içinde, kimin yararına ve hangi sınırlar içinde kullanılacağıdır.
Bugünkü haliyle yapay zekâ; enerji krizini derinleştiren, eşitsizliği büyüten ve emeği yeniden şekillendiren bir araçtır. Ama bu, teknolojinin kendisinden çok, onun içine yerleştirildiği toplumsal düzenle ilgilidir.
Başka bir kullanım mümkündür.
Ama bu, mevcut kullanım biçiminin kendiliğinden ya da revizyonlarla değişeceği anlamına gelmez.
—
Ve bu düzen, ne kör ne de akılsızdır.
Gayet bilinçlidir.
Ne yaptığını bilmektedir.
Ve tam da yapmak istediği şeyi yapmaktadır.
Nurhan Altınakar















